Dört duvar arasına sıkıştı artık bütün duygularım. Ne dışarı çıkarabiliyorum, ne daha fazlasını sığdırabiliyorum. İki elim on parmağımla sayıyorum birer birer hepsini. Sahte olanları çürük elma misali ayırıyorum bir kenara, üzeri toz tutmuş unuttuğum gerçekleri ise ayıklayıp dolduruyorum ceplerime.
Her musallatı yaşayan kalbimle birlikte, oturdum kayıplarımı sayıyorum, zamanın benden alıp götürdüklerine bakıyorum. Kim hesabını verebilir ki bunca olanların? Hangi sevdanın bedelini ödeyebilir, daha kendine değer biçemeyen varlığım? Her soru biraz daha yalnızlığa batırıyor beni, çırpındıkça daha çok batıyorum sanki. Bir anda haykırıp kusmak istiyorum içimdekileri, düşündüklerimi, duygularımı, hislerimi. Ve yine bir anlık evhamla yutuyorum tüm isteklerimi. Değersiz kalıyor gözümde her cümle, sanki sanki yakışmıyor hiçbir tanesi olup bitenlerin vaziyetine. “Çaresizlik” diye nitelendiriyorum çoğu zaman biraz daha bu dört duvar arasında vakit geçirebilmek için. Tekrar tekrar muhasebesini yapıyorum her seferinde çarşı alışverişine uyduramadığım ev hesabını aslında uydurabildiğimi kanıtlamak için kendime. Bir nevi ölmüş hücrelerime hayat vermeye, gidenleri geri getirmeye çalışıyorum. Çabalarımın sonucu nereye varacak bunu bile bilmiyorum işin aslında, fakat her zaman bir çare, hani derler ya “Bir ümit…” aynı öyle işte. Bazen kendim bile unutuyorum neler uğruna savaştığımı, bir amaç arıyorum kendime, bir meşgale. Bu kadar dalıyorum düşüncelerimin içine, bu kadar hapsediyorum kendimi yaşanmışlıkların anısına. Çıkışı olmayan bir labirentin içerisinde dolanıyorum sanki sürekli. Hangi yönden gidersem gideyim, hep aynı başlangıç noktasında oluyorum. Arada bir dönüp bakıyorum arkama, tükettiğim sabır taşlarının kırıntılarını görüyorum, saatlerce uğraşarak iskambil kâğıtlarından yaptığım ve sonra tek bir nefeste yıktığım onca şaheseri görüyorum. Belki de onca zamandır aradığım haylaz çocuk benimdir yahut aslında adını bile bilmeyeceğim sorunlarla kendimi tanıştıran, belki de benimdir aklımdaki onca sorunun cevabı? Kim bilir kaç kez içerisinde boğuldum bu soruların ama hiçbir zaman cevap bulamadım asıl soruya, “Neden? Neden bunca kargaşanın içerisindeyim?”. Kanser gibi farkında bile olmadan bütün bedenimi sardı ve bir anda nüksetti bu hastalıklı soru aklımda. Onca insan varken neden sebepsiz yere huzuru kaçan kişi benim? Kaybettiğim onca zamanı kim geri verebilecek ki bana? Kim başa döndürebilecek beni ya da ney? Yıllardır sırlarımı anlattığım bu duvarlar anlatsın o zaman bana, hesabını versin beni sıkıştırdığı bu fare deliğinde geçirdiğim onca senenin hesabını versin bana. Anlatsın dışarıda neler kaçırdığımı, hangi yaşayacaklarımı ertelediğimi söylesin, beni korudu mu yoksa işkence miydi bu?
Onca senedir yıkamadığım bu engelleri elime bir balyoz alıp tuzla buz etme isteği her dakika daha da artıyor vücudumda. Boşa geçirdiğim her an sanki beni daha çok yaklaştırıyor anlık çözümlere. Belki de düşüncelerime sıkacağım bir kurşun çare olur her şeye, beklide darağacında sallandırsam bütün cevapsız sorularımı derman olur, bunca zamandır çaresini bulamadığım derdime.
Yahut onca zamandır kırılma noktasına gelen cesaretimi alıp, dediğim gibi tuzla buz edene kadar paramparça ederim bu duvarları, yıllardır görmediğim güneş ışığını görüp, bu fare deliğine tıkılıp kaldığım zaman boyunca yapamadıklarımın intikamını alana kadar ve üzerinden atlayamadığım duvarları delip geçene kadar.
Kim bilebilir ki?

Hachiko 8 Nisan 1923 Yılında Odate’de doğdu. 1924 yılında tokyo üniversitesinde görev yapan japon profesör Dr. Hidesabura Ueno, küçük bir köpek yavrusu edindi kendine. Profesör Ueno, japoncada “sekiz tane” anlamına gelen Hachiko adını koydu köpeğine. Safkan akita cinsi beyaz bir erkek olan hachiko, her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya yürüyen sahibine eşlik etti. Metronun dış kapısına kadar getirdiği sahibini uğurladıktan sonra da eve döndü. Çok geçmeden bir akşam üniversite dönüşünde metronunn çıkışında hachiko’yu kendisini beklerken gördü profesör ve çok şaşırdı. Bu akıllı köpek sahibinin eve dönüş saatlerini hesaplayarak ve aynı yolu kullanacağını düşünerek metronun önüne gitmişti. Ondan sonraki bir yıl boyunca her sabah sahibini metroya kadar götürdü, her akşam iş çıkışında da metronun önünde karşıladı hachiko. Hiç saatini şaşırmadı. Ama bir akşam metrodan çıkmadı profesör, gözleri metronun kapısında gece boyunca bekledi hachiko. bir sonraki akşam yine yoktu profesör. Üçüncü akşam metrodan yine çıkmadı. Üniversite’de kalp krizi geçirip ölmüştü profesör…
Hachiko her akşam sahibim metrodan çıkar diye inatla bekledi. Haftalar, aylar boyunca her akşam tokyo metrosunun Shibuya istasyonu’nun kapısına gitti. Tam 10 yıl boyunca sahibinin gelmesini bekledi. 12 yaşındayken metronun kapısında öldü.(1935) Bugün Tokyo’ya gidenlerin Shibuya istasyonunun kapısında karşılaştığı köpek heykeli Hachiko’dur. Japonlar, sadakat ve insan hayvan ilişkisinin sembolü olarak ölümünden hemen sonra 10 yıl boyunca sahibini beklediği yere heykelini diktiler Hachiko’nun. İkinci dünya savaşı’ndan sonra da unutmadılar ve savaş sırasında tahrip olan heykelin yerine 1948’de yenisini diktiler. Bugün Shibuya istasyonu’nun o kapısı Hachiko çıkışı olarak biliniyor ve Tokyo’nun en önemli buluşma merkezlerinden biridir. Her yıl Hachiko’nun ölüm yıldönümü olan 8 Nisan’da da bir çok hayvansever heykelin önünde buluşurlar. Hachiko’nun hikayesi 1987 yılında bir japon filmine de konu oldu. Ülkemizde de japon filmleri festivali’nde gösterilmişti. 70 yıl önce yaşanmış bu köpek hikayesinin şimdi de Hollywood versiyonu çekildi ve hachiko’nun sahibi Profesörü Richard GERE canlandırdı.
:))
(Kaynak: muratyelmen)
(Kaynak: not-my-three-patch-problem, serusttr gönderdi)
(serusttr gönderdi)
Hayalim:
Ben:
……..
Otobüsleri seviyorum..
Uzun yolculukları daha bi seviyorum.
Cam kenarına oturup dışarıyı izlemeyi de seviyorum.
İzlerken hayaller...
Like a bus.